VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
KÜNYE
FİRMA REHBERİ
İLAN REHBERİ
BİZE ULAŞIN
YAZARLAR
H24HBR

@ Haber Tarihi : 11 September 2022 09:04:56

0 Yorum

Kez Okundu.

Kimlik Üzerine

 Kimlik üzerine

H24/ Ali Bulaç

 1.Farklılıkların hikmeti Kriz, çatışma ve belirsizliklerin neredeyse zamanımızın baskın karakteri sayıldığı bir dönemde, hemen hemen herkes hoşgörüye muhtaç olduğumuzu kabul ediyor. Buna dünyamızın sadece bir bölgesi değil, bütün bölgelerin, ihtiyacı var. Ne var ki “hoşgörü” kulağa hoş gelse de, zımnen “horgörü”yü çağrıştırması dolayısıyla hoşgörünün çatışmaları bitirmeye yetmediği açıktır.

Yakın tarihin gelişmeleri açısından bakıldığında, dünyamız hiç bu kadar yaygın ve derin bir kaosun içine yuvarlanmamıştı. Çok sayıda kriz bölgesi teşekkül etmiş durumda, her gün bunlara yenileri ekleniyor.

Yerküresini içine alan yaygın bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu trajedilere çeşitli isimler, teşhisler konulabilir. Ancak ortada bir durum var, o da insanların sözde en uygar yaşadıklarını düşündükleri bir dönemde bir arada yaşamanın giderek risk altına girmiş olmasıdır. Uygarlığın yanıbaşında kabilecilik dönemlerine ait refleksler, siyaseti belirliyor.

Makro milliyetçiliğin "öteki"ni zararlı, tehdit edici ve dolayısıyla imha edilmesi gereken bir düşman olarak gören ve göstermeye çalışan ideolojisi kitlesel histeriklere dönüşüyor. Kitlelerin boy gösterdiği her mekanda, sözgelimi futbol maçlarında, bu histerik duygular, insanları savaş baltalarını gömülü oldukları yerden çıkartmaya çağıran savaş naralarına dönüşüyor. Irkçılık ve yabancı/mülteci düşmanlığı popülist siyasetçilerin gıdası haline geldi.

Halbuki dünyamız rengarenk çiçeklerle süslü zengin bir bahçe gibidir, bahçenin çeşitliliği ve zenginliği bir hikmete mebni ilahi meşietin eseri ve tezahürüdür: "Dillerin ve renklerin farklı farklı yaratılmış olması Allah'ın (mucizevi ve hikmet dolu) ayetlerindendir" (30/Rum. 22). Her din, kültür, felsefi inanç ve görüş bu bahçenin zenginliğine değişik renkler, farklı güzellikler katmaktadır. Hepimiz aynı şekilde düşünemeyiz, Allah bizleri farklı yaratmıştır. O, dileseydi, hepimizi tek bir ümmet kılardı, ama her birimize değişik yol ve yöntemler verdi (5/Maide, 48).

Bu farklılıklar davranışlarda normlarda, geleneklerde, örf ve âdetlerde ortaya çıkar. Bu asla bir ve tek hakikat olmadığı, bütün görüş ve inançların birer hakikat olduğu ve İslâm gibi son ilâhî çağrı olan bir dinin kendi hakikat görüşünü başkalarına tebliğ etmeyeceği, yani göreceliğin varlığın asli hakikati olduğu anlamına gelmez. Birlik içinde çokluk, tamda çokluğu Bir olana duyulan saygının bir sonucudur ve bir arada farklılıklar içinde yaşamanın teminatıdır.

Herkes kendi tarihinden devraldığı mirasla ve bağlandığı referanstan hareketle bu güzelliğe, çeşitliliğe bir şeyler katmaktadır. Bu durumda dinler, kültürler ve gelenekler arasında süreci muarefe ve müzakereye sevkedecek hoşgörü ortamını tesis etmekten başka çare yok. Annem, bizden farklı dine mensup Hıristiyan komşularımız için “Allah da onlara öyle ilham etmiştir” derdi.

Hepimizin bakış açısı, kelime dünyası farklı olabilir, ama anlama, tanıma ve ihtiram gibi temel yaklaşımlar, kavramlar -hiç değilse ahlâki olarak- ortak olmak, herkesçe benimsenmek durumundadır. Belki de artık farklı düşünce biçimlerine, bugüne kadar ihmal edilen veya küçümsenen geleneklere yeniden ve bir başka gözle bakmanın zamanıdır. Gelenekler ve kültürler arası ilişkileri çatışmadan tearufa çevirmek iyi bir çıkış noktası olabilir. Eğer artık yaşamakta olduğumuz sorunlar ulusal ve bölgesel sınırları aşan boyutlara ulaşmışsa -ki şüphesiz öyledir- bu durumda bu sorunlara ortak kültürel arayış ve çabalarla çözümler bulmak durumundayız.

Tarihsel olarak yaşadığımız tecrübe ideal politik açıdan birçok kusuru içinde barındırıyorsa da reel politik olarak ideal politiğe en yakın modele iyi kötü bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Bunun elbette İslam’ın varlık ve insan görüşüyle yakından ilgisi var. İnsan değerli bir varlıktır, çünkü Allah’ın muradıdır. Onun ister doğuştan ister sonradan kazanılmış olsun, temel hakları ihtirama layıktır.

Farklılıkların korunması ve yaşatılması temel haklar arasında yer alır. Farklılıkları korumak meşru kamu otoritesinin görevi olduğu gibi, Allah'ın iradesine saygı göstermenin bir sonucudur da. Nihayetinde Allah hepimizi farklı yaratmış ve bizlerden iyilikler konusunda yarışmamızı istemiştir.

Şu halde insanı korumak, gelişmesine yardımcı olmak hepimizin görevidir ve bu da ilahi ikrama layık iyi insan olmakla yakından ilgilidir.

2.Kimlikte haneler Kimlikleri “iradi olanlar” ile “iradi olmayanlar” şeklinde ikiye ayırmak mümkün. Cinsiyet, etnik, renk, bölgesel, ailevi vb. kimlikler iradi değildir. Kişi doğarken erkek veya kadın, şu veya bu etnik gruba, ailede veya kabilede gözünü açar. Bir dine veya mezhebe, felsefi kanaat veya siyasi görüşe, meslek veya sosyal çevreye mensup olmak kişinin iradi tercihi dahilindedir. İ

radi olmayan kimlik eğer bir hapishaneye dönüşmüşse, iradi tercih bu hapishaneden çıkmaya imkan verir. Bu açıdan iradi tercih ilahi bir lütuftur. Sorun büyük ölçüde devletlerin modern zamanlarda iradi veya iradi olmayan kimlikleri kendi ulusal doktrinlerine endeksleyip başka kimliklerin ifade edilmelerine ve görünür kılınmalarına getirdikleri yasaklardır. Herkesi tek bir kimlikte toplamak amacıyla devletler her vatandaşa bir resmi kimlik (hüviyet cüzdanı) verirler.

Ancak bazı insanlar veya gruplar söz konusu kimlikte bazı özelliklerin kaydedilmesine karşı çıkarlar. Türkiye örneğinde itiraza konu olan mesele bazı Alevi grupların kimliklerinde “İslam”, Bazı Kürt milliyetçilerinin de “Türk” yazılmasına karşı çıkmalarıdır. Dünyada geometrik olarak katlanan nüfusu üreme sürecini kesmek suretiyle azaltmanın bir enstrümanı olarak finanse edilen LGBT’lilerden bazıları da “erkek veya kadın” yazılmasına itiraz etmektedirler.

Hatırlanacağı üzere 2010 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’den AİHM’nin verdiği karar doğrultusunda kimliklerden “din hanesi”nin kaldırılması talebinde bulunduğunda konu geniş tartışmalara yol açmıştı. Yakından bakıldığında kimliklerde din ve başka hanelerin niçin kaldırılması gerektiğine ilişkin ikna edici bir argüman bulunmuyor, hatta hanelerde kimliklerin yazılmaması çoğulcu toplum modeline aykırı da görülebilir. Belirtmek gerekir ki, Avrupalının kimlik hanelerinde din veya etnik kökenini boş bırakmasının anlaşılır sebepleri var.

Tarihi boyunca Batı toplumları dinleri, mezhepleri ve etnik kökenleri dolayısıyla büyük acılar yaşamışlardır. Kıta nüfusunun üçte birinin hayatına mal olan din ve mezhep savaşları ile 20. yüzyılın ilk yarısını kasıp kavuran faşizm ve nazizim din, mezhep ve etnisitenin Batılı insanın başına hangi büyük felaketleri açtığının kanıtıdır. Ama dünya Batı’dan ibaret değildir. Doğu toplumları ve özellikle İslam tarihinde yaşanan tecrübeler tamamen farklı bir mecrada seyretmiştir. Arada trajik olaylar yaşanmış olsa da, esas itibariyle dinimiz, mezhebimiz veya ırkımız geçmişte başımıza iş açmadı. Osmanlı’nın tamamen yanlış politikalar ve zaman zaman haksız uygulamaları sonucunda Alevilerin çektiği sıkıntıları tabii ki istisna ediyoruz. Ama yine de Alevi sorunu, Katolik-Protestan sorunundan farklıdır.

Genel anlamıyla hem farklı dinler (İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık vs.), hem farklı mezhepler (Sünni, Şii, Alevi ve Sünnilik içinde Hanefi-Şafii-Maliki-Hanbeli) iyi kötü bir arada yaşamışlardır. Şam Beni Ümeyye camiinde, Diyarbakır ve Mardin ulu camilerinde Cumanın farzı sonrasında kılınan namazlar için mezheplerin ayrı mihrapları vardır, mihraplar aynı mescidin çatısı altındadır. Bugüne kadar da mezhep mensuplarının Batıdaki gibi birbirlerini katlettikleri görülmemiştir. Medine Vesikası’nın ilk bölümü farklı kabileleri, ikinci bölümü farklı din gruplarını isimleriyle tek tek zikreder. Farklı renkler ve diller Allah’ın ayetlerindendir.

Batı bu zenginlikten yoksun bir tarih yaşamıştır ve elinden geldiği kadar –anlaşılır sebeplerle- dinler, mezhepler ve etnisiteler üzerine kalın bir örtü çekmekte, mümkün oranda tabii farklılıkları görünmez kılmaktadır. Kişilerin kendi tercihlerine bağlı olarak din, mezhep, etnisite veya kültürel kimliklerini nüfuz cüzdanlarına kaydettirip kaydettirmemeleri kendi tercihlerine bağlı bir tasarruftur.

Devletler de sadece kişileri ve aileleri serbest bırakmakla yükümlüdürler. İsteyen istediği kimliği cüzdanına yazdırabilmelidir. Belki şöyle bir öneri makul olabilir: Bir kimlikte dört hane olmalıdır: Din (İslam, Hıristiyan, Yahudi, atesit, deist, agnostik vs.) , mezhep (Sünni, Alevi, Şii/Katolik, Protestan, Ortodox vs.), etnisite (Türk, Kürt, Boşnak, Arnavut, Çerkez, Gürcü vs.). İsteyen hanelerin üçünü veya birkaçını doldurabilir. Kim hangi kimliği önemsiyorsa onu yazdırsın. Devlet veya AİHM kişileri diledikleri kimliği beyan etme hakkından nasıl mahrum bırakabilir? Herkes başkasının kimliğine ve tercihine karışmayacak, onu kamusal haklarından mahrum bırakmaya kalkışmayacaktır. Çocuklarla ilgili karar ebeveyne aittir.

Çocuk 18 yaşına geldiğinde, anne-babasının kendisine verdiği kimliklerden birinden memnun değilse, gider -mahkeme kararı olmadan da-, nüfus dairesine müracaat etmek suretiyle değiştirebilmelidir.

Kimliklerin yazılmasına karşı çıkan AİHM, kararında “din hanesi”nin AİHS’nin “din ve vicdan özgürlüğü”nü düzenleyen 9. maddesine aykırı olduğunu söyleyip şunları ekliyor: “Özgürlük, din boyutunda, inananların kimliğinin en temel unsurlarından biridir. Ancak aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler veya ilgisizler için de çok değerlidir.” Kabul, bu “din-dışı” marjinal gruplar için (de) sahiden önemliyse, o zaman tercihlerini kimliklerine çekinmeden yazdırabilmelidir.

Ateistler, agnostikler ve ilgisizler kendilerini saklayacak diye, milyonlarca insan kendi kimliğini açıklamaktan mahrum bırakılacak olursa, demokrasi ve hukuk sadece azınlıklar için çalışmış olur.

Bu bakış açısı aşırı boyutlara götürüldüğünde, bundan azınlık odaklı totalitarizmi ve dayatmacılık çıkar. Din ve vicdan özgürlüğü örtülü bir biçimde kişilerin dilediği dini ve inancı seçme özgürlüğünü koruma altına almaktan çok “dinden özgürleşme”ye münhasır kılındığında, temel hak ve özgürlükler suistimal edilmiş olur.

Şu var ki azınlıktaki kimlik sahiplerinin gerekli liyakat ve ehliyete sahip oldukları halde birtakım beşeri ilişkilerden veya kamusal haklardan mahrum bırakılmaları tehdidi varsa, buna karşı önlemlerin de alınması şarttır. Ancak durum böyle olsa da, yukarıda değindiğimiz üzere “resmi kimlik”le ilgili sorunlar görmezlikten gelinemez. Varolan birden fazla kimlik içinden birinin seçilip resmi kimlik haline getirilmesi geleneksel devletlerde veya imparatorluklarda görülen değişmez teamül değildir.

Modern ulus devletin kendini tahkim etmesinin aracı olan resmi kimlik, diğerlerini (din, mezhep, kavim veya bölge farklılıklarından kaynaklananları) inkâr edip hukuk, eğitim ve sosyo-kültürel politikalar aracılığıyla asilime eder. Devletin monarşi, cumhuriyet veya demokratik olması ya da üniter veya federasyon şeklinde örgütlenmiş olması bir kimliğin diğerlerinin zaman içinde asimilasyona uğramasının önüne geçmeye yetmiyor.

Çokkültürlülüğün pek revaç bulmadığı Avrupa’da da göçmenler ve yabancılar için öngörülen entegrasyon (topluma uyum), emansipisayona değil asimilasyona hizmet etmektedir. Doğuştan veya sonradan seçilmiş kimliğin ve bu kimlikle varolma arzusu içinde olan farklı dini, etnik ve kültürel toplulukların nasıl sistemli bir asimilasyona uğrayıp sonunda kimliklerinin folklorik unsura dönüştüğünün en trajik örneği Amerika’da gözlenir.

Modern tarihin en acımasız, sistemli ve mutlak sonuç verici olan kimlik değirmeni Amerikan sistemidir ki, bu sistemin özelliği komünist veya faşist yönetimlerinden farklı olarak son derece rafine, sofistike yöntemler kullanmasında ifadesini bulur.

Genel anlamda liberal felsefenin her şeyi kendi kazanında eritmesi stratejisi şöyle işler: Merkezi ele geçirdikten sonra toplumu mekanize eder, bunu sağladıktan sonra “herkes serbesttir, bireysel özgürlükler temeldir, sivil toplum korunmalıdır, sistemin temeli insan hakları ve demokrasidir” deyip, mekanize edilmiş sistem içinde herkesi birbirine benzeştirir, kimlikleri teke indirir. İnsan bu sistemde “ben özgür bir bireyim” bağırarak tek bir kültüre ve yaşama tarzına determine edilmektedir.

Teorik ve tarihsel pratik itibariyle İslam bu temel sorunu aşan tek örnektir. Referansın “üst kimlik İslam”a yapılması, modern devletin doğasını iyi bilmeyenler budan toplumun tamamını devlet aygıtı marifetiyle İslamlaştırmayı amaçlandığını anlayıp tepki gösterirler; tepki anlaşılır şeydir.

Sebebi, ya usule uygun olmayan bir yoruma veya tamamen hatalı bir tatbikata dayanır. Müntesipleri tarafından dahi yeterince anlaşılmayan husus şu ki, İslam’ın asli huviyeti, kimseyi zorla İslamlaştırma değil, tam aksine herkesi kendi dininde, etnik kimliği veya inancında serbest bırakmaktır (2/Bakara, 256).

Denilecek ki, madem ana konsept herkesi kendi kimliğinde özerk ve serbest bırakmaktır, bu durumda “resmi kimliğe ne lüzum var?

Bu tabii ki doğru bir sorudur. Ancak modern ulus devletin doğası kimlik seçimini amir kılar, resmi kimlik seçilmeyecekse o zaman modern devletin doğasını, iktidar yapısını ve aydınlanma ile beslenmiş temel felsefi varsayımlarını sorgulamak gerekir. İktidarı ele geçiren bir kısım İslamcılar veya din ile milliyet arasında gerekli ayırımı yapamayan dindarlar buna bir türlü yanaşmıyorlar. Bir bölümünün işine gelmiyor, bir bölümü ise konunun kelami/felsefi boyutundan habersiz ürkütücü ahkam yürütüyor.

Bu hayati konu, tabii olarak bizi “Müslümanların iktidar olduğu bir ülkede diğer farklı kimliklerin serbestçe yaşanacağının, sivil ve kamusal alanlarda kendilerini ifade edip görünür kılacaklarının teminatı nedir?” sorusuna götürür. Açıkça gözlendiği kadarıyla İslamcıların veya dindar muhafazakarların iktidar olduğu ülkelerde farklı kimlikler bu hakları tam olarak elde edemediler.

Örnekler üzerinden gidecek olursak, gayrı Müslimlerin İslam dünyasında en rahat yaşadığı ülke İran İslam Cumhuriyeti olmasına rağmen anayasada değiştirilemez maddeler arasında “din ve mezhep” sayılması ister istemez Şiiliğin diğer mezheplere göre faikiyetine, Şii olanların diğerlerine kıyasla avantajlarına yol açar ki, Sünniler bu avantajdan mahrum bırakılmışlardır.

Oysa bir İslam idaresinde resmi mezhep, resmi görüş olmaz. Şimdilerde hissedilir bir gevşeme, hatta geri adım atma gözlense dahi, öteden beri Suud yönetiminin esas itibariyle Vehhabi-Selefi bir telakkiye dayandığı açıktır.

Orada resmi görüşü tam olarak paylaşamayan Sünniler kendilerini otosansüre tabi tutmakta, Şiiler ise cendere içinde yaşamaktadırlar.

Müslüman Kardeşler eğer bir darbe ile düşürülmeyecek olsalardı, Mısır’da nasıl bir model ortaya koyacağını bilemiyoruz. Sünniliği resmi kimlik ve mezhep haline getirmek isteyecekleri büsbütün ihtimal dışı değildir.

İhvan’da şifa bulması zor bir hastalığa dönüşmüş Şii alerjisi bunun karinesi sayılabilir. İhvan’ın iyi kötü başarılı örnek verdiği ülke Tunus’tur, orada da otokrasi hortlayıp yönetimi ele geçirmeye çalışıyor. Türkiye, İslam dünyasının en berbat örneklerinden biridir. Sünni-Hanefi çerçevede dini devletin kontrolü altında tutmakta, ritüllere kutsal gecelere çevirdiği dinin dışındaki kalan alanı laiklik zemininde yapılandırmaktadır. Hukuk, eğitim ve sosyo-kültürel politikalar buna göre düzenlenir.

20 senedir dindarane resim veren kadroların yönetimde olması devletin amir kimliğinde temel bir değişiklik getirmedi. Belirtmek gerekir ki, bir unsur veya değerin resmi kimlik seçilmesi, devletin ve devlet üzerinden toplumu kontrol edenlerin çok da umurlarında olmaz.

Onlar modern devletin doğası bunu gerektirdiği için yaparlar, hakikatte hangi kimliği resmileştirmişlerse onu suistimal ederek yüceltirler. Ancak krizlerin ve pasif ya da aktif çatışmaların giderek yayıldığı yeni bir dünyaya adım atmak durumunda isek, insan-toplum-devlet, iktidar, siyaset ilişkisini yeniden ele alma mecburiyetimiz var.

Her yönetim bir örgütlenme modelidir, her örgütlenme modeli bir yaşama tarzını öngörür ve her yaşama tarzı derin bir tefekkür ve felsefeden beslenir.

3.Kimlik önerisi Bölgede Filistin sorunundan sonra ikinci büyük sorun haline gelen Kürt sorunu 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde kimliğin otoriter politikalar aracılığıyla farklı dini, mezhebi ve etnik topluluklara empoze edilmesinden doğdu. Her ne kadar gayrı Müslimler “azınlık” kategorisinde ayrı tutulduysa da, bu statü onlara mutluluk getirmedi. Osmanlılar zamanında özerk cemaatler (milel) iken, hukukun batılılaştırılmasıyla “azınlık derekesi”ne düşürüldüler. “Azınlık” onların psikolojik gettoları ve mahrumiyetlerinin sebebi oldu. İslam hukukunda azınlık (ekalliyat) diye bir kategori yoktur; zımmi statü de azınlıklara karşılık değildir. Kürtlerin dışındaki etnik topluluklar genel olarak Türk kimliğini benimsemede büyük sorunlar çıkarmadılar.

Belki özel hayatlarında ana dillerini konuştular, gelenek ve göreneklerini yaşatmaya çalıştılar ama çoğu göçmen ve muhacir olduklarından –Türkiye Arapları da buna dahildir- adına “Türk” de dense “millet” içinde mütalaa edilmelerinin onları incitmediğini düşünmelerini kolaylaştırıyordu. Çünkü Osmanlı’da Müslüman kavimleri aynı şemsiye altında toplayan “İslam milleti” idi. “Türk milleti” birkaç açıdan sorunlu bir isimlendirmedir.

Bir kere “Türk” kelimesini etnik köken dışında birçok boy, kabile ve topluluğun ortak şemsiyesi kabul etsek bile, “millet”le bir araya getirildiğinde hakikat-i halde “Türk şeriati, Türk dini, Türk hukuku” anlamına gelir ki, “millet kelimesinin Kur’an, Sünnet kaynaklarında ve tarihte teşekkül etmiş bulunan İslami disiplinlerde ve fıkıhta kullanımı bu değildir. (Bkz. Ali Bulaç, Modern Ulus Devlet, 4. bsm. İstanbul-2012, s, 129-147.) İsmet Özel’in “Türk” ile “Müslümanlık”ı sadece özdeşleştirmesi değil, Allah’ın son vahyi İslam dinini Türk’e indirgemesi Necip Fazıl Kısakürek’ten mülhem ama referansı Yahudilerin “seçilmiş halk” ve diğer insan topluluklarından yani gentileden farklı bir öze sahip oldukları inancına dayanır.

Gentile insanlardan oluşur ama varlık hiyeraşisine göre İsrailoğulları insan ile Tanrı arasında olan bir varlık mertebesinin seçkin halkıdır. Buna göre aşağıdan yukarıya doğru sıralama şöyledir: Cisimler (cemadat), bitkiler (nebatat), hayvanlar (hayvanat), beşer/insan, İsrailoğulları ve Tanrı. İsmet Özel, Necip Fazıl’ın “Türk’ün ruh kökü” ve “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet” retoriğini tekrar etmektedir. Bu retorik dolayısıyla “Kürtleri Türkleştirmekten ve Alevileri Sünnileştirmekten başka çözüm” bulamamaktadır.

“Türk milleti” yasaların ve anayasanın referansını laikliğe dayandıran bütünleşmiş bir ulusu öngördüğünden, toplumsal hayatta dinini daha açık ve rahat yaşamak isteyen Müslümanlar da bazı durumlarda gayrı Müslimlerden daha çok zorluk çekmişlerdir.

Etnik vechesiyle de “Türk milleti” bu resmi kimliğe itiraz eden Kürtlerin kavim kimliğini reddedip inkar etmenin meşruiyet çerçevesi oldu. Ancak, resmi kimliğine itiraz eden Kürt milliyetçileri, yeni bir bakış açısından birden fazla kimliğin nasıl eşit şartlarda farklı bir siyasal organizasyon oluşturmaları arayışını önemsemiyor, Türk milleti/ulusu’na karşı Kürt milleti/ulusu ideolojisini öne çıkarıyorlar. Bu, Türk milliyetçiliğini Kürt milliyetçiliğinin adım adım takip etmesi anlamına gelir. Mevlana der ki: “Kanı kanla temizlemek mümkün değildir!” Milliyetçilik hastalığı bir başka milliyetçilikle tedavi edilemez.

Türkiye İslamcılarının bu can yakıcı soruna çözüm bulma gibi sorumlulukları var ve öteden beri Türkiye İslamcılarının omurga kemiğini Kürt İslamcılar oluşturuyor(du). “Du” ekini ekledim çünkü neredeyse bu olgu geçmişte (mazi) kalıyor. İçini girdiğimiz bu sarsıcı türbülansta –kaosta- eski Kürt İslamcıların bir kısmı İslamcılığı bırakıp Kürt milliyetçiliğini benimsiyor, kimi İslam dinini terk edip etnik kimliği bir varoluş mertebesine çıkartıyor.

Belki geçmişte İslamcılar yeterince Kürt sorunuyla ilgilenmediler ama bu, Kürtlerin tabii haklarına sahip çıkarken, İslamcılıktan veya dinden vazgeçmenin meşru gerekçesi değildir. Bu trajik durumun ibretlik örneği, İkinci Nesil İslamcıların mirasının derin etkisinden tam olarak kurtulamayan ve fakat yine de kurucu ilkesi “Mazluma dini (dolayısıyla rengi ve etnik kökeni) sorulmaz” olan Mazlumder’in bu meseleden dolayı uğradığı “etnik bölünme”dir. Hakikat şudur: “Türk” bir kavmin ismidir.

Bu kavim tarihte Doğu’dan Batı’ya akmış, Müslümanlığı kabul etmiş, İslam’a büyük hizmetleri olmuştur. Bugün Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar uzanan kavimler kendilerini bu isimle ilişkilendirmektedirler. “Türkçe” denen bir dil vardır, adına Önasya dediğimiz coğrafyaya “Türkiye” denmektedir. “Millet” ise aslı itibariyle bir peygambere nispet edilen “din, şeriat, hukuk ve yaşama tarzı”dır, sayısal insan topluluğunu, kavim veya ırkı ifade etmez. Geleneksel fıkıhta miras dağılımıyla ilgili olarak

“Küfür tek millettir” hükmü konmuştur.

Genel tanımlama şöyledir: “Küfür tek millettir, Müslümanlar tek ümmettir!” 19. yüzyılda Batı etkisinde “ulus”a karşılık, ama temelden yanlış olarak “millet” kelimesi suistimal ve tahrif edilerek kullanıldı. Hakikat-i halde İslam dininin temel varsayımları açısından konuya baktığımızda, gayrımüslimler dışındaki bütün etnik gruplar ve kavimler Müslümandır. Gayrımüslimleri de diğerleriyle “eşit yurttaş” kabul etmek şartıyla “İslam” üst kimlik seçilir. Burada sözü edilen “eşit yurttaşlık” kavramını iki anlamda ele alıyorum:

Biri özel/mahrem ve sivil/ medeni alanda gayrımüslimlerin dinlerini, felsefi kanaat ve inançlarını özgürce yaşayabilecekleri maddi ve sosyo kültürel imkanlara sahip olması; diğeri kamusal hizmetlerin paylaşımında da Müslümanlarla liyakat ve ehliyet kriterlerine uygun olarak yararlanma haklarının anayasal teminat altına alınması. Hz. Ali’nin kavliyle gayrımüslimler “yaratılışta eşlerimiz”dir. Buradaki “İslam” Müslümanlara bakan yüzüyle “din kardeşliği”, gayrımüslimlere bakan yüzüyle “hukuk temelinde eşitlik” anlamında kullanılır. Tarihte görüldüğü üzere İslam üst kimliği gayrımüslimleri Müslüman yapmaya veya Müslüman gibi yaşatmaya mecbur etmez. Dinde zorlama yoksa, barışçı ve anlaşma yanlısı (muahid) olduğu sürece, illa da Müslüman olmayan sosyolojileri hakimiyet altına almak, Müslümanların sahip olduğu bir takım imkan ve avantajlardan mahrum bırakmak gerekmez.

Toplumsal sözleşmenin birlikte yaşamanın ahlaki ve hukuki zemini olduğu tarihsel ve toplumsal durumlarda “hükmü illetine bağlı zımmi hukuku” uygulamaya kalkışma mecburiyeti yoktur. Şu veya bu dine ve inanca mensup kimseyi sırf seçtiği veya içinde gözünü açtığı dininden veya inancından dolayı düşman seçmenin ne itikadi ne fıkhi meşruiyetinden söz edilemez.

Kur’an-ı Kerim gayet açık bir lisanla “Düşmanlığın sadece zalimlere yönelik” olduğunu belirtir (82/Bakara, 193).İslam’ın hedefi din, mezhep ve etnik grupları baskı kullanarak konumlarını değiştirmeye mecbur etmeden aralarında “adalet”i tesis etmektir (42/Şura, 15). Bu da belirli bir coğrafyada yaşayan farklı sosyolojilerin üzerinde anlaşabilecekleri, temeli “ma’rufun kabulü ve münkerin reddi” esasına dayanan ortak bir kimlik tanımının yapılması ve söz konusu kimliğin rıza (icab ve kabul) ile herkesçe benimsenmesi suretiyle sağlanabilir. Bu şemsiye altında özel, sivil ve medeni alanlarda herkes kendi dini, mezhebi veya etnik kimliğini kullanır, görünür kılar, kamusal hizmet ve imkanlardan istifade eder.”

4.Üst kimlik seçiminde referans Birçok kişi benim, “üst kimlik İslam olmalı” önerime devlet aygıtının idari, hukuki ve maddi imkanlarını kullanarak yurttaşların tümünü Müslümanlaştırmayı amaçladığımı zannedebilir. Açık yüreklilikle belirtmem gerekir ki, bütün beşeriyetin İslam hidayetine girmesini can-u gönülden isterim, birinin hidayet bulmasından bana daha büyük mutluluk veren şey yoktur. Öyle de olsa, bu din bunu sadece söz ve ikna ile sağlamayı emreder. Hidayet Allah’tandır.

Zorlamaya kalkışmak Allah’ın hakkına tecavüze kalkışmak anlamına gelir. (28/Kasas, 88.) Bu konuda fikir yürüttüğümüzde bir gerçeği hatırdan çıkarmamak lazım: Şu veya bu unsurun üst kimlik seçilmesi modern bir olaydır. Geleneksel toplumlarda ve devletlerde resmi üst kimlik yoktur, İslam devletlerinde gayrımüslimler Müslüman diyarında kendi özerk alanlarında ve kendi dinlerine, dinlerinden neş’et eden hukuklarına göre yaşarlardı. Modern ulus devlet anlayışı iktidar ve devlet telakkisini değiştirip, devlete “yeni insan modeli” üretme misyonu yükledi, böylelikle “eşit yurttaş” fikriyle beraber devletin diğerleri içinden seçtiği tek bir kimlik zemininde herkesi kendi eritici kazanı içinde atma yetki ve haklarını elde etmiş oldu.

Yukarıda değindiğimiz üzere ehliyet ve liyakata göre bir ülkede yaşayan insanların sivil-medeni ve kamusal hizmetlerden yararlanması veya görev alması, fırsat eşitliğinin herkese tanınması anlamında “eşit yurttaşlık” söz konusu olsaydı, büyük bir problem doğmazdı, ne var ki ulus devletin bilinçaltında meknuz bulunan “eşit yurttaş” fikri ulusal hakimiyeti altında bulunan bütün sosyolojileri ve tek insanların tümünü tornodan çıkmış gibi tek biçim hale getirip standartlaştırmaktır.

Özellikle hukuk, eğitim ve ekonominin temel enstrümanları konusunda tek yetkinin devlete devredilmesi sorunun ana kaynağını teşkil etmektedir. Bu durum liberal demokrasilerin de bütün iddialarına rağmen farklılıkları koruyamadıkları gizli totalitarizmin devamını mümkün kılan belirleyici durumdur.

Devlet eğer İslam dışında resmi bir üst kimlik seçecekse mutlaka diğer kimlikleri baskı altına alır, kaba ve yumuşak yöntemler, emredici veya taşıyıcı araçlarla diğer kimlikleri asimile eder ve zaman içinde folklorik-arkaik hale sokar. Nitekim bugün geçmişe ait bütün giyim kuşam biçimleri, mutfak kültürü, mekan kullanma biçimleri giderek folklorik-arkaik hale gelmektedir.

Dünyanın bütün kentleri tekbiçim habitat oldu. “Hıristiyanlık”ı resmi kimlik seçtiğinizde herkesi Hıristiyanlaştırırsınız. Tarihi arka planı hayli zengin bir uygulama ve kolektif hafızayı barındıran bu kimlikten insanların neler çektiğini tarihler yazar.

“Yahudilik”i üst kimlik seçtiğinizde, İsrail’deki gibi Filistinlileri ikinci sınıf insan yerine koyarsınız. Yahudilik kimseyi asimile etmez, ama Yahudi olmayanı (goyim) hak sahibi saymaz, çünkü seçilmiş halkın üyesi değildir. “Budizm”i resmi kimlik seçerseniz, bugün resmi dinin Budizm olduğu Myanmar’da olanlara benzer trajedilere yol açarsınız. “Ateizm”i resmi kimlik seçerseniz Mao, Stalin veya Enver Hoca gibi herkesi zorla ateistleştirir, bunu da anayasanın amir hükmü haline getirirsiniz. Sünni, Vehhabi, Şii veya Aleviliği resmi kimlik seçtiğinizde Sünnilikten seçtiğiniz mezhebi esas alırsınız. Hala Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefiliğin dışındakileri içine alma konusunda çok istekli olmuyor, Aleviliğin temsiline imkan vermiyor. Şiilik İran’da çeşitli sorunlara yol açıyor. Vehhabilik Suud’un temel sorunu, Alevilik Suriye Basçılarının büyük handikapı. Peki “İslam” üst kimlik seçildiğinde ne olur?

2013 yılında yazdığım bir yazıda (Üst kimlik İslam, Zaman, 2 Mayıs 2013) “İslam’ın üst kimlik” seçilebileceğini öne sürmüştüm. Kastım elbette herkesin İslam’ın temel itikadi ve fıkhi vecibelerini resmi toplumun ideolojisi olarak benimsemesi ve hayat pratiklerini İslam’a göre düzenleme mecburiyetinde olması değildi.

Kastım bir arada yaşama modeli arayışında İslam’ın “referans alınması” idi. İslam referans alınabilir, çünkü bir arada yaşama konusunda hem teorik hem pratik model olma imkanlarına sahip bulunan yegane kaynaktır. Bu yazıda bu vesile ile bunu tashih etmiş olayım. İslam referans alındığında, dinin amir hükümleri açısından şunlar olamaz:

1) Gayrımüslimler zorla İslamlaştırılmaz, kimse Müslümanlar gibi yaşamaya mecbur edilemez.

2) İfade özgürlüğü korunur. İkna, diyalog yolları aranır, karşılıklı müzakere ve fikir alış verişi esas alınır. Sadece hakaret, şiddet ve teröre davet yasaklanır. Bu her din ve inanç grubu için geçerli olur. Sivil ve kamusal kararlar müzakere ve istişareyle alınır.

3) Her etnik grup kendi dilini konuşur, kullanır, kimliği inkar edilmez, zoraki asimilasyonlara tabi tutulmaz.

4) Bütün grupların ortak paydası iyiliğin (ma’ruf) hakim olması, kötülüklerin (münker) önlenmesi; adaletin tesisi ve her grubun güvenliğinin sağlanması olur. Kamusal düzenlemelerin ortak zemini “ortak iyi ve ortak çıkar” olur. İslam dışında resmi kimlik seçilecek her unsur diğerlerini kendine dönüştürmek ister, sadece İslam herkesi kendi dininde, etnik kimliğinde ve yaşama tarzında serbest bırakır.

İslam’ın üst kimlik olması her din ve etnik topluluğun güvencesidir. Reel durumda aftta bulunduğum örnekler Müslüman olmayanı haklı olarak ürkütür. Ne İran ve Suudi Arabistan, ne Türkiye, Suriye veya Afganistan farklı din ve etnik sosyolojileri tek bir kubbe altında toplama gücüne sahip değildirler. Kubbeyi ayakta tutan özgürlük, ahlak, adalet/hukuk ve ihtiram en zayıf dönemlerini yaşıyor. Türkiye hariç, diğer örneklerde İran (Şiilik), Suudi Arabistan (Vehhabilik-Selefilik), Afganistan (Hanefilik), Suriye (Nusayrilik-Alevilik) devletin resmi dini veya mezhebi durumunda. Yemen’de Zeydilikle Şafiilik çatışma halinde.

Denilecek ki, İslam’ın egemen paradigma seçilmesi durumunda nasıl olur da, Müslüman olmayan sosyolojiler İslam kubbesi altında İslam dışı kimliklerini, inançlarını, felsefi kanaatlerini, ritüellerini ve kendilerine özgü yaşama biçimlerini koruyacak ve özgürce yaşayabileceklerdir?

Bu gerçekten haklı bir sorudur. Benim bu öneride “İslam”dan kastım bir din ve yaşama biçimi olarak akaid ve fıkıh değil, farklı sosyolojilerin silm ve selamet zemininde kendi aralarında akd edecekleri bir toplumsal sözleşmeye “teslim” olmalarıdır. Bunun itikadi ve fıkhı referansı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Medine’deki tatbikatıdır ki, ben bunun hikayesini Medine Sözleşmesi adlı kitabımda uzun uzadıya anlatmaya çalıştım. (Kur’ani Hayat, Sayı: 84

https://www.facebook.com/rhvmimarlik/ https://instagram.com/h24haber?igshid=zq8vz8puuo1z
Henüz Bu Haber İçin Yorum Yapılmamış
Adınız Soyadınız
Güvenlik Kodu
BENZER HABERLER