VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
KÜNYE
FİRMA REHBERİ
İLAN REHBERİ
BİZE ULAŞIN
YAZARLAR
H24HBR

@ Haber Tarihi : 10 December 2021 13:27:31

0 Yorum

Kez Okundu.

İrtidat ve Murdetler 2

İrtidat ve mürtedler 2

H24/ Makale/ Ali Bulaç

1.Hz. Ebu Bekir ve mürtedler İrtidat ve mürtedlerle ilgili önemli referanslardan biri sahabe tatbikatıdır. Denebilir ki sahabenin konuyla ilgili tutum ve tatbikatı mezhep imamları ve genelde fakihlerin içtihatlarında birinci derecede amil olmuştur. İleride göreceğimiz üzere Hz. Peygamber’in mürtedlerle ilgili verdiği kararlar ve uygulamalar ile Kur’an-ı Kerim’de yer alan açık hükümler, bazı bakımlardan sahabe tatbikatından ayrılmaktadır.

Şüphesiz bu, sahabenin Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı işler yaptıkları anlamına gelmez. Bizim işaret etmeye çalıştığımız husus, sabit ve değişmez suçları düzenleyen fiiller ile bunlara takdir ve tatbik edilen suçlar manasındaki “hadler”ın dışında, sahabenin irtidat suçunu “tazir” kapsamında ele aldığı konusudur. İsmi o zaman bu kelime ile konulmamışsa da, mahiyeti itibariyle sonraları literatüre fıkhi bir kavram olarak girecek olan “ta’zir” suçları ve cezaları hadlerden ayrıdır. Sahabenin başvurduğu ta’ziri fakihler sonraki tedvin döneminde genel ve yekpare kategori içinde toplayacaklardır; bunun da tabii ki fakihler açısından bir açıklaması vardı, lakin bu, günümüze kadar gelen telakki ve algıda ciddi karışıklıklara ve sorunlara yol açmış bulunmaktadır. Yeri gelince buna değineceğiz.

Sahabe durup dururken ne kavramsal olarak “irtitad”, ne de “mürted”le ilgili teorik bir çalışma yapmıştır. İlk dönemde, özellikle Hz. Ebu Bekir’in hilafete getirilmesiyle birlikte hemen başlayan ayaklanmalar sahabeyi belli bir tutum almaya mecbur etmiştir. Belli belirsiz irtidat olayları daha Hz. Peygamber (s.a.) hayatta iken başlamıştı, bunu sonraki yazımızda ele alacağız.

Hz. Peygamber’in hastalandığı haberi çıktığında bazı kabileler ayaklanma hazırlığına girişti; bunlar İslamiyet’i idari-politik bir yapı şeklinde algılamış, onu inanç umdeleri ve hayat tarzı olarak içselleştirmemişlerdi, kısaca bunlar “mü’min olmayan müslümanlar”dı (49/Hucurat, 14) (5) .

Hz. Ebu Bekir halife seçilince bazı kabileler veya etrafında belli bir güç toplayabilen şahıslar peş peşe irtidat ettiklerini ilan etmeye başladılar. Medine’de ilk günden yıkıcı faaliyet içinde olan münafıklar, bunlara eşlik eden Yahudi ve Hıristiyan topluluklar da söz konusu ayaklanmaları teşvik etmekte gecikmediler.

İrtidat eden kabileleri şöyle sıralamak mümkün: Esedler, Gatafanlılar, bazı Eşcalar, bazı Havazinliler, bazı Kuzaalılar, bazı Süleymliler, Temimler, Beni Hifaflılar, İmrü’l Kayslılar, Zekvanlar, Beni Cariyeler, Hanifeler, Bahreyn ahalisi, Benu Bkr bin Vailler, Umman Ezdlerinden Debalar, Nemr bin Kasıtlar, Kelbler, Beni Amirlerin tamamı vs. Toplam 11 kabile ismi sayılmaktadır ki, bunların 5’inden 3’ü Hz. Peygamber hayatta iken başlayıp 2’i ondan sonra da devam etmiş, 7’si Hz. Ebu Bekir zamanında başlamış, 1’i de Hz. Ömer zamanında ortaya çıkmıştır. (6)

2.İrtidatın sebepleri

Hz. Ebu Bekir’in iki sene süren (h. 10-12/m. 632-634) hilafetinin ilk dönemini irtidat edip de ona karşı ayaklananları bastırmakla geçirdi. İrtidat hareketlerine yol açan sebepleri üç ana başlık altında toplamak mümkün:

a.Hz. Peygamber tarafından kurulan merkezi idarenin Arapların geleneksel kabile yapısına yabancı olması. Hz. Peygamber hayatta iken, İslamiyet hızla gelişmiş, küçük topluluklar halinde yaşayan kabileler buna karşı koyabilecek güçten yoksun olmuşlardı.

Bu yüzden İslamiyet’i kabul etmek durumunda kalmışlardı. Hicretin 9. (m. 630) yılında –ki buna Senetü’l vufud (Heyetler Yılı) adı verilmektedir- Yemen, Umman, Yemame, Bahreyn, Belka, Hadramevt vd. ile Arap yarımadasının her yerinden kabileler Medine’ye temsilcilerini gönderip Hz. Peygamber’e bağlılıklarını dile getirdiler (7);

ihtida hareketleri genellikle tek tek şahıslardan çok, toplu halde yani kabileler düzeyinde gerçekleşiyordu. (8)

Eski dinlerinde kalan Kitap ehli veya Mecusiler ve Sabiiler de cizye (güvenlik vergisi) ödeme karşılığında merkezi idareye bağlanmışlardı. Hitti, bu kategoride putperestlerin de yer aldığını kaydeder (9).

Ama şimdi bu dinin muktedir peygamberi vefat etmişti, dolayısıyla dileyen eski kabile özerk hayatına dönebilirdi. Bu açıdan ridde, Medine’deki Kureyş hakimiyetinden bir ayrılış olup İslam dininden ayrılma/dönme değildi (10)

Ayrılmak isteyen kabileler kendi kendilerine şunu soruyorlardı: Niçin bir kabile durup dururken Medine’ye zekat-öşür veya cizye göndersin? Başkaldıranlar, Ebu Bekir’le değil, Hz. Muhammed’le anlaşma imzaladıklarını söylüyorlardı.

İrtidat edenlerin zekat vermeyi reddetmelerinin bir sebebi de, geçmişte galiple mağlup arasındaki eşitsiz ilişkinin yol açtığı kültürel algıydı. İsyan eden kabileler zekatı bir tür “itayet” olarak algılıyorlardı. Kadim teamüle göre savaşta yenilen kabile, onu yenene mal verirdi, buna “itayet” denirdi. (11)

Halbuki zekat, galibin mağluba dayattığı mali mükellefiyet değil, genel olarak iç ve dış güvenliği sağlamak ve çeşitli toplumsal gruplar arasında gelir bölüşümünü sağlamak amaçlı ihdas edilmiş, galibe de mağluba da emredilmiş mali bir ibadetti. Üstelik toplanan zekatın kimlere harcanacağı Kur’an-ı Kerim tarafından açıkça belirlenmişti (9/Tevbe, 60).

Arap kabile anlayışında anlaşmalar gerçek şahıslar arasında olurdu, reis kabilesi adına anlaşma imzalar ama söz konusu anlaşma tüzel (gayrı şahsi) kişilikler arasında değil, gerçek kişiler arasında olurdu. Hz. Ebu Bekir’e itaat etmeye itiraz edenler “Ne yani, bu sefer Ebu Bekir’den sonra oğlun ada mı itaat edeceğiz? riye soruyorlardı. Ayrılanlara göre anlaşma Hz. Muhammed’in şahsıyla yapılmıştı, o vefat ettiğine göre anlaşma da sona ermişti; Hz. Ebu Bekir’le yeni bir anlaşma imzalayıp imzalamama tarafların tercihine kalmış bir şeydi.

Burada ciddi bir kırılma yaşandığı açık. Anlaşılan şu ki, Hz. Ebi Bekir birtür-tüzel kişilik sayılabilecek bir idari-siyasi organizasyon adına hareket ediyor, başkaldıranlar ise, Bizans ya da Sasani türü bir monarşinin yerleşmesinden çekiniyorlardı. Tabii ki Hz. Ebu Bekir’in niyeti monarşi getirmek değildi; mülkün babadan oğla intikal eden ve bir hanedanın malı/mülkü olarak kodlanan monarşi/saltanat Muaviye ile birlikte Müslümanların idare şekli olacaktı

Bu olayda kan ve akrabalık bağının beslediği asabiyetin tekrar nüksetmesi başkaldırılarda birinci derecede rol oynadı. Evet Hz. Muhammed (s.a.) Allah’tan vahiy alan peygamberdi, ona peygamber (Nebi-Resul) olarak da biat ve itaat etmişlerdi, ama artık o yok. Onun irtihalinden sonra Ebu Bekr’in başa geçmesi, sanki kabilelerin tümünün üzerinde genelde Kureyş’in hakimiyet kurması anlamına geliyordu. Bu kategorideki kabileler, dinin temel iman umdelerine inandıklarını söylüyor ancak merkezi idareye yani Medine hükümetine zekat (vergi) vermeyi reddediyorlardı. Esed, Füzara, Kinde elçileri Hz. Ebu Bekir’e gelip ‘-Biz İslam’dan dönmedik, sadece malımızı (zekat/vergi) vermedik, cimri davrandık” diye affedilmelerini talep etmişlerdi. Hz. Ömer de, bunların müslüman topluluklar olduklarını, sadece cimri davranıp af dilediklerini söylüyor, böylece onlara destek çıkıyordu. (12)

Tabiatıyla bu bir sorundu. Çünkü bu talepte bulunanlar mü’min müslümandı, hatta Hz. Ömer, Halife Hz. Ebu Bekir’e “Lailahe illallah” diyen bir kavme kılıç mı çekeceksin?” diye sorduğunda Halife “Evet, namazla zekatın arasını ayıran (başka bir versiyonuyla) Hz. Peygamber’e verdiği bir deve yularını dahi benden esirgeyene kılıç çekerim” diye cevap vermişti. Daha sonraları Abudllah bin Mes’ut, Hz. Ebu Bekir’in verdiği kararın ne kadar isabetli olduğunu şöyle diyecekti: ”Eğer Allah başımıza Ebu Bekir’i ihsan etmemiş olmasaydı, bizler öyle kararlar almıştık ki, az kalsın mahvolacaktık.” (13) Sonuçta ashab kendi aralarında uzun uzadıya yaptığı istişare ve müzakerelerden sonra mürtedlere karşı savaşmak gerektiği sonucuna varmıştı.

Kabile asabiyeti o kadar güçlüydü ki, hakikati tersyüz etmeye, bile bile hakikati bir kenara itip sahtekarlığı ve sahtekarları tercih etmeye sevkedebiliyordu. Bunun da tipik örneğe, Talha en Nemri’nin kendi kabilesinden Müseyleme’ye yaptığı şu hitaptır: “-Senin yalancı olduğuna şahitlik ederim, Muhammed’in doğruluğuna da şahitlik ederim, fakat Rabiaoğullarından bir yalancı, bizim için Kureyş’in doğru olan peygamberinden daha sevimlidir.” Benzer şekilde çatışmadan sonra Yemame’den getirilen esirler, kendi kabilelerinden çıkacak bir peygamberin, Kureyş’ten çıkan bir peygamberden daha sevimli olduğunu söylemişlerdi. (14) Daha önce Ebu Cehil’i de inkâra sevkeden asıl sebep,söz konusu kabile asabiyeti değil miydi?

b) Yeni müslüman olan bazı toplulukların İslamiyet’i yeterince kavramamış, mesajını, ideallerini ve hükümlerini anlam ve maksatlarıyla yeterince içlerine sindirememiş olmaları. Bunlar duvarın taşları gibi birbirlerine bağlı bir (61/Saff, 4)

Ümmet bilincinden yoksundular; ahiret inançları zayıftı. Başkalarına yardım etmeyi, Allah yolunda cihad etmeyi; yoksulları ve yetimleri gözetmeyi; kadınlara haklarını tanımayı; kendi ailelerinden veya kabilelerinden olsa da zalimlere karşı koymayı, başka bir deyişle adaleti her şeyin üstünde tutmayı, hatta düzenli ibadet etmeyi dahi yadırgıyorlardı. Kabilelerin önemli geçim kaynağı talan ve yağma idi, Hz. Muhammed, bunu yasaklamış, Beytü’l mal oluşturmuş, toplanan zekatı ihtiyaç sahiplerine dağıtma sistemini getirmişti, bu ise yağma ve talanla geçinmeye alışık bazı kabilelere zor geliyordu: Hem başkaları üzerine baskın düzenlemeyecek ve yağmalamayacak hem de kendisinden alınan zekat (vergi) yoksullara, ihtiyaç sahiplerine dağıtılacaktı. Bedeviler, zekatı bir gareme/cereme sayıyorlardı. (15) Zenginlerin aşağı sınıftan yoksullara ve muhtaçlara servetlerinin bir bölümünü vermeleri de neyin nesi oluyordu(36/Yasin, 47).

Bunların bir kısmı, Hz. Peygamber hayatta iken, İslam’a girmek suretiyle onlardan daha büyük ve güçlü kabilelerin saldırılarına karşı kendilerini koruma altına almışlardı. Yıllık vergilerini ödeyip de rutin ibadetlerini yerine getirdiklerinde özgürce yaşıyor, merkezi idare onları koruma altına alıyordu. Bu istikrar ve sağlanan güvenlik ortamından sadece müslümanlığı kabul eden kabileler değil, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi topluluklar da yararlanıyordu ki, Belazuri, Hz. Peygamber’in Yemen’e elçilerini ve vergi memurlarını Müslümanlardan zekat ve öşür; Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilerinden cizye toplamak üzere gönderdiğini yazar (16) Söz konusu küçük kabileler, Hz. Peygamber’in vefatıyla eski koruma şemsiyesini kaybedecekleri kaygısına düştüler, bu süreçte Medine’ye karşı ayaklanan daha güçlü kabileler yanında yer almaya başladılar. Demek ki, korunmaya muhtaç kabilelerin temel sorunu güçlünün yanında yer almaktı.

c) Daha ilginç sebep, kabileler arası rekabet ve kadim husumetin irtidat olayında rol oynamasıdır. Şöyle ki: Amr bin Temim ve Ribab kabileleri müslüman olmuştu. Araları eski zamanlardan beri açıktı, müslüman oldukları halde birbirlerine pek ısınmamışlardı. Biri diğerini kolluyordu. Eğer hasmı Hz. Ebu Bekir’e isyan ederse, kendisi sadakatini yineleyecek, bağlılığını beyan ederse kendisi irtidat edecekti. Zibrikan bin Bedr, Hz. Peygamber zamanındaki gibi zekatını Hz. Ebu Bekir’e götürüp teslim etti, bu sefer Kays bin Asım zekat verip vermemekte tereddüt etti, sonra da pişman oldu. Uyeyne bin Hısn, bunun tipik örneğidir. İrtidat edip de yakalanıp Medine’ye getirildiğinde, çocuklar “Ey Allah’ın düşmanı iman ettikten sonra inkârcı mı oldun?” diye söylediklerinde, o: “Allah’a andolsun, ben bir gün için dahi iman etmemiştim” der. (17)

Şu halde “Ridde” adı altında toplanan ayaklanmalara baktığımızda, ayaklananların iki ana gruba ayrıldığını tespit etmemk mümkün görünmektedir: 1. Siyasi mürtedler,

2. İtikadi mürtedler.(18)

Yukarıda zikri geçen Esed, Füzara, Kinde vb. kabileler müslümanlıktan din olarak çıkmış değillerdi, merkezi idareye karşı çıkıp İslamiyet’i kendi sosyal ve fiziki şartları içinde yaşamak istiyorlardı. Hz. Ömer bunlara savaş açılmayacağını düşünüyor, Hz. Ebu Bekir ise aksi görüşü savunuyordu. Nitekim yapılan istişareden sonra Halife’nin görüşü kabil edildi. Halife’nin görüşü siyasi ve idari bir karardı, yoksa Hz. Ömer’in konuyla ilgili görüşlerini değiştirdiği anlamına gelmiyordu. Sonraları Hz. Ömer’in, mürtedlere karşı savaşma fikrini Allah’ın Hz. Ebu Bekir’in kalbine yerleştirdiğini söylediği yönünde bazı rivayetler nakledilmişse de (Tirmizi, İman, 1; Nesai, Cihad, 1) bunlar konuyla ilgili oluştuğu iddia edilen “icma”ı takviye, icmaı bozacak herhangi bir muhalif görüşün olmadığı yönünde bir algı oluşturmak amaçlı olduğu anlaşılmaktadır. Zira hilafeti döneminde Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in tatbikatını terketmiş, kendi görüşü yönünde politikalar takip etmiştir ki, o dönemin sahabesi de buna itiraz etmemişlerdir (19) Biz buna bugünkü tabirle anayasal düzeni yıkmak, ayrılıkçı ayaklanmalar yapmak, vergi vermeyi reddetmek, devletin kolluk kuvvetlerine karşı koymak gibi suçlar kategorisine koyabiliriz. (5237 sayılı TCK’nin 302. Maddesi).

Kendisini öldürmeye gelen Halid bin Velid’e Malik bin Nuveyre “Kıbleye dönüp namaz kılan birini öldürecek misin?” diye sorduğunda, Halid “Müslüman olsaydın zekat verirdin” demiştir ki Ebu Katade, Malik ve çevresinin müslüman olduklarına şahadet edip öldürülmeyeceklerini söylemişse de Halid dinlemeyip Malik’le birlikte akrabalarını da öldürmüştür. (20) Nitekim İbn Teymiye’ye göre, zekat/vergi vermeyi reddedenler isterlerse namaz kılsınlar, oruç tutsunlar yine de mürteddirler. Sonraki dönemlerde mürted ve kafir kavramlarının kapsamı o kadar genişletilecek ki, namaz kılmayı terkedenlerden orduya katılmayı reddedenlere (bugünkü tabirle asker kaçağı) kadar çok sayıda suç irtidat olarak fıkıh kitaplarına geçecektir. (21)

https://www.4x4bet123.com/ https://www.4x4bet123.com/

Müslüman olduğunu söyleyip vergi vermekten imtina edenlerin itikadi mürted sayılması tartışmalıdır. Her ne kadar Hz. Ebu Bekir, vergi vermelerini, dolayısıyla merkezi idareye bağlılıklarını temin etmek amacıyla bu kabilelerle savaşmışsa da, itikadi olarak bu kabileler müslümandı.

3. Belli başlı irtidat olayları

 Bizim ikinci kategoride ele almanın daha doğru olacağını düşündüğümüz “itikadi mürtedler” genellikle ya yalancı peygamberler veya zaten müslüman olmamışken siyasi ve idari olarak Medine hükümetinden kopup ayrılmak isteyenlerdir. Bunlardan dört tanesi tipik örnek teşkil eder: Esved el Ansi, Tulayha bin Huveylid, Secah ve Müseylemetü’l Kezzab.

Şimdi bunlara kısaca bakalım:

1.Esvedü’l Ansi: Literatüre “yalancı/sahte peygamber” olarak geçen Esved el Ansi, aslında kendisi de peygamber olmadığını, başka bir deyişle kendisine vahiy gelmediğini biliyordu, ancak durum değerlendirmesine göre peygamberlik çeşitli toplumsal kesimleri motive edici bir güçtü. Ansi, zekat vermeyi reddetmiyordu, onun amacı kendi kabilesinin Medine hükümetine karşı özerkliğini sağlamaktı. Konu üzerinde çalışanlar Ansi’nin başkaldırıdan önce dahi Müslüman olup olmadığı konusunda ihtilafa düşmüşler, kimine göre ilk günden zaten Ansi Müslümanlığı kabul etmiş değildi. Ancak Hz. Peygamber’in bütün Arap yarım adasıni içine alacak hakimiyet kurması, onu da Medine’ye biat/itaat etmeye mecbur bırakmıştı. Belazuri yüzünün siyahlığından dolayı ona “esved” denildiğini yazar. Genellikle yüzüne peçe takar, savaşmeydanına öyle çıkardı, zira eski Sami geleneğine göre kâhinler ve peygamberler yüzlerine peçe takarlardı, bundan dolayı da ona “Zu’l hımar” sıfatı da takılırdı.

Ansi’yi hemen silahlı ayaklanmaya sevkeden önemli sebep, h. 10. Yılında Veda Hacc’ından Medine’ye dönen Hz. Peygamber’in hastalandığının kısa süre içinde her yere yayılmasıydı. Bu haber üzerine Ansi, kendisine “Rahmanü’l Yemen” ismini takıp dolaşmaya, insanları kendine tabi olmaya çağırmaya başladı (Taberi, III, 184). İlk anda Ans ve Mezhiç kabileleri ona tabi olduklarını açıkladılar. Necran Hıristiyanları ona gerekli kolaylığı göstereceklerini bildirdiler. Bu arada Yemen’de Ebna’ların hakimiyetini istemeyen saf Arap kökenli Yemenliler de Ansi’ye katılmaya karar verdiler. (22

Esvedü’l Ansi kısa zamanda Yemen’de önemli başarılar kazandı, çok sayıda irili ufaklı aşiret ve kabileler onun etrafında toplandı. Taberi, yörenin halkının ona inanmadığını, ayaklanma sırasında zayıf kalan bazı grup ve kabilelerin bir tür “takiyye” yaparak ondan göründüğünü kayd eder. Ancak uzun ve yorucu uğraşı ve çatışmalardan sonra Esvedü’l Ansi yenilgiye uğradı, Hz. Peygamber’in irtihalinden birgün önce de öldürüldü. (23)

2. Tulayha bin Huvaylid:

En ilginç irtidat örneklerinden biri, belki de en dikkate değeri Tulayha bin Huvaylid’inkidir. Esvedü’l Ansi gibi Hz. Peygamber’in hastalandığını duyunca kabilesi Beni Esed ile birlikte Tayy ve Gatafan kabilelerini de yanına alarak peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı (24).

Ona göre, Hz. Muhammed nasıl Kureyşi birleştirip önder kabile yaptıysa, kendisi de pekâlâ Beni Esed’i önder kabile haline getirebilirdi. Tulayha ve ona katılanların gözünde kabileleri bir araya getiren manevi bir güçtür, bu durumda her kabilenin kendine göre bir peygamberin etrafında toplanması pek ala mümkündü. Nitekim Uyeyne bin Hısn açıkça “Esed ve Gatafan peygamberleri bana Kureyş’in peygamberinden daha sevimli gelmektedir” diyor ve şöyle sesleniyordu: “Muhammed öldü, Tuleyha ise yaşıyor, öyleyse Tuleyha”ya tabi olunuz.” Uyeyne bin Hısn, Buzaha savaşında Tuleyha’ya vahiy getirdiği öne sürülen Zu’n nun’dan yardım geleceğine inanıyordu, ne var ki yardım gelmeyince onun yalancı olduğunu ulan etti, 700 kişilik Fezarilerle savaş alanını terk etti.

Hz. Peygamber’den olumlu cevap alamayınca ayaklandı; ona uyanlara namazı kaldırdığını, içki ve zinayı serbest bıraktığını ilan etti. Müseylime’nin ayaklanması ancak Hz. Ebu Bekir zamanında bastırılabildi. Başlangıçta onun üzerine İkrime ve Şurah bin Hasen komutasında ordu gönderildiyse de, onu yenemediler, Müseylime’yi ancak Halid bin Velid yenip, bölgeyi tekrar İslam hakimiyetine bağladı. Vakıdi, Müseylime’yi Uhud’ta Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’nin Yemame Günü’nde yani savaşta öldürdüğü ihtimalinden bahseder, onu Ensar’dan birinin öldürdüğü de muhtemeldir (29).

4. İlk sonuç

 Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonucu şöyle sıralayabiliriz: Secah, Hz. Peygamber’en sonra ortaya çıkmış yalancı bir peygamberdi, kendisinden hayli eski zamanlarda orduların başına geçen, Zebibleri ve Şemsileri yöneten kadınlar gibiydi. Belki de ona en yakın olan Tedmürlerin kraliçesi ve muktedir lideri Zenobiya’ya (Zennube) benzer. Zenobiya öylesine cesarete sahipti ki, Roma imparatoru Aurelianus’la savaşmayı göze almıştı. Güzel şiirler okuyor, insanları şaşırtan kehanetlerde bulunuyordu. Hz. Peygamber’in irtihal haberini alınca, muhtemel ayaklanmaları hesaba katarak bu konjönktürden istifade etmek istedi, peygamberliğini ilan etti.

Secah namaz, oruç ve zekatı tanıdığı, fakat domuz etini helal kıldığı iddia edilmektedir.

Netice’de Secah, Mezopotamya’dan kuvvetli bir fırtına gibi esmiş, fakat Ribab ve Amrların kuvvetli direnişiyle karşılaşınca Müseylime ile anlaşmak zorunda kalmış, ardından da iddialarından vazgeçmiştir. Muaviye zamanında Müslüman olduğu, hayatını ‘iyi bir Müslüman’ olarak geçirdiğini kaynaklar yazar. Secah hakkında geniş bilgi veren Bahriye Üçok, İslam dininin ve halifelerin geniş hoşgörüsü sonucunda Tuleyha gibi Secah’ın da bağışlandığını, bu durumun halk arasında ‘din uğruna’ çıkan tehlikelerin önüne geçtiğini yazar. (26)

4. Müseylimetü’l Kezzab: Müseylime Necd bölgesinin önemli kabilelerinden biri olan Beni Hanife’ye mensuptu. Bu kabilenin kendi isteğiyle mi müslüman olduğu, yoksa hiçbir zaman Medine hükümetine boyun eğmediğine dair farklı görüşler vardır. Ancak Heyetler Yılı’nda 10 kişilik bir grubun gelip Hz. Peygamber’e biat ettiği sabittir; İbn Hişam bu heyetin içinde Müseylime’nin de olduğunu yazar (27)

Mamafih Yemame’de hayli kalabalık bir müslüman nüfus bulunuyordu.

Müseylime İslam hakkında yeterli bilgi ve bilince sahip olmayan bu kabilede büyük bir etkiye sahipti. Başlangıçta Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini kabul ediyordu, ancak kendisinin de peygamber olduğu iddiasıyla hakimiyet ve nüfuz alanlarını onunla paylaşmak istiyordu.

Taraftarlarına yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: Tek başına Kureyşlilerin yönetmesi adaletsizlikti, hakimiyet alanları ikiye bölünmeli, yarısı Kureyşe, diğer yarısı Beni Hanife’ye verilmeliydi. Hz. Peygamber’e yazdığı mektupta şu ifadeyi kullanıyordu: “

-Allah’ın Elçisi Müseylime’den Allah’ın Elçisi Muhammed’e! Ben bu işe (nübuvvet) ortak kılındım. Arzın yarısı bize, yarısı da Kureyş’e! (Tek başına arza el koymakla) Kureyş haddi aşan bir kavimdir.” Cevabi mektubunda Hz. Peygamber (s.a.) de, şöyle buyuruyordu:

“-Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla! Allah’ın Elçisi Muhammed’ten yalancı Müseylime’ye. Hidayete tabi olanlara selam olsun. Arz (yeryüzü) Allah’ındır. Onu dilediğine verir, (güzel) akibet takva sahiplerindir.” (28)

 

Hz. Peygamber’den olumlu cevap alamayınca ayaklandı; ona uyanlara namazı kaldırdığını, içki ve zinayı serbest bıraktığını ilan etti. Müseylime’nin ayaklanması ancak Hz. Ebu Bekir zamanında bastırılabildi. Başlangıçta onun üzerine İkrime ve Şurah bin Hasen komutasında ordu gönderildiyse de, onu yenemediler, Müseylime’yi ancak Halid bin Velid yenip, bölgeyi tekrar İslam hakimiyetine bağladı. Vakıdi, Müseylime’yi Uhud’ta Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’nin Yemame Günü’nde yani savaşta öldürdüğü ihtimalinden bahseder, onu Ensar’dan birinin öldürdüğü de muhtemeldir (29).

4. İlk sonuç Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonucu şöyle sıralayabiliriz:

1. Daha Hz. Peygamber irtihal etmeden önce ancak hastalandığı haberi yayılınca ve Hz. Ebu Bekir’in hilafete seçilmesinden sonra başlayan dinden dönme (irtidat) olaylarının neredeyse tamamı siyasi nitelikli olup, kabilelerin Medine merkezinden kopup kendi başlarına özerk/bağımsız yaşamak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Dini/hukuki bir vecibe, asli bir görev ve sorumluluk olan zekatı vermek istememeleri merkezi idareden kopmak istemelerinin bir enstrümanıdır. Bugünkü tabirle merkezi idareye başkaldıran bir grubun devlete vergi vermeyi reddetmesiyle aynı şeydir. Tarihte vergi almayan bir siyasi organizasyon ya da devlet yoktur;

2.Medine merkezli Hz. Ebu Bekir yönetimine başkaldıranların bir bölümü müslümanlığın itikad ve ameli vecibelerini kabul ettiğini beyan eden müslüman kabilelerdir, zekat vermeyi reddetmelerinin sebebi merkezden kopmaktır; diğer bölümü ise sahiden dinden çıkıp peygamberliklerini ilan eden şarlatanlar ve onlara tabi olan kabilelerden oluşmaktadır;

3. Zekat vermeyi reddeden müslüman kabileler dini bir vecibeyi merkezin belirlediği şekilde yerine getirmeye karşı çıkarlarken, sahte peygamberler ise başkaldırıyı “dini/itikadi” bir temele ve gerekçeye dayandırmakta, böylelikle dini araçsarlaştırmakta, istismar etmektedirler;

4. Her iki örnekte isyancılar silah kullanmakta, merkezi idarenin meşru güçleriyle savaşmaktadırlar;

5. İlk saldırı Hz. Ebu Bekir’den yani meşru yönetimden değil, merkezden kopmak isteyen ayrılıkçılardan gelmekte; bu da merkezi idareyi isyanı bastırmak mecburiyetinde bırakmaktadır;

6. Merkezi idareye karşı isyan edenlerin tamamı öldürülmeyip, kaçanlar veya sonra İslam’a girenler fıkıh kitaplarının neredeyse mutlak ceza olarak takdir ettikleri ölüm cezasına maruz kalmamakta, aksine iyi müslümanlar olarak hayatlarına devam edebilmekte (Secah örneği), hatta İslam’a büyük hizmetler yapabilmiktedirler (Tuleyha örneği). Bu ikisinin irtidadına tekrar döneceğiz. Bundan sonraki yazımız, konuyla ilgili Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin tatbikatı ile fıkıhçıların hangi gerekçe ile mürtede ölüm cezasını takdir ederlerken icmaı delil olarak gösterdikleri konusunun kritiği olacaktır.

Henüz Bu Haber İçin Yorum Yapılmamış
Adınız Soyadınız
Güvenlik Kodu
BENZER HABERLER