VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
KÜNYE
FİRMA REHBERİ
İLAN REHBERİ
BİZE ULAŞIN
YAZARLAR
H24HBR

@ Haber Tarihi : 24 June 2022 13:30:52

0 Yorum

Kez Okundu.

D-8 Hangi Amaca Matuf?

 D-8 Hangi Amaca Matuf?

H24/ Makale-Hazım Koral

Öncelikle şunu bilmiş olalım ki, Merhum Erbakan Hocamız İslâm Birliği düşüncesine sahip müstesna bir siyaset adamıydı. Hatta gençlik yıllarından beri bu düşünceye sahipti. Başbakan olduğunda bu idealini gerçekleştirmek için Müslüman ülkeleri ziyaret ederek bir takım diplomatik girişimlerde bulunmuştu.

Merhum Erbakan öylesine hummalı bir şekilde diplomatik trafik yaşıyordu ki, kaldığı ülkenin otelinde sabah uyandığında "şimdi hangi ülkedeyim?" diyerek düşünceye dalıyordu.

Hocamız azim ve kararlılığı ile adeta bu yola baş koymuştu. 57 Müslüman ülkenin devlet başkanlarını ilk etapta bir araya getiremeyeceği kanaati ile işe ekonomik anlamda kalkınmakta olan Müslüman ülkelerden başladı. Bu ülkeler Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Mısır ve Nijerya'dan müteşekkil 8 Müslüman ülke idi.

Aylarca süren ön görüşmelerden ve diplomasi trafiğinden sonra D-8 adına ilk toplantı 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul Çırağan Sarayı'ında yapıldı. Şunu da belirtmiş olalım ki, bu 8 ülkeyi bile bir araya getirmek gerçekten büyük bir başarıydı. Zira bu ülkelerin başında bulunan yöneticilerin çoğu İslâmî değerlerle barışık değil ve "İslâm Birliği" diye bir dertleri yoktu.

Özellikle Mısır ve Bangladeş'in başında Hüsnü Mubarak ve Şeyh Hasina Vecid gibi diktatör yöneticiler vardı. Merhum Erbakan'ın bunları ikna etmesi büyük bir başarıydı. İran İslâm Cumhuriyeti ise mezhebî aidiyetlerinden dolayı Erbakan Hocamız'ı endişelendiriyordu.

Erbakan bu durumu şöyle ifade ediyor: "İran'a gidip Cumhurbaşkanı Sayın Haşimî Rafsancanî ve heyeti ile protokol masasına oturduğumuzda, elimde onları ikna etmek için (D-8 ve İslâm Birliği projemizi ihtiva eden) kalın bir klasör vardı. Ben büyük bir heyecan ve iştiyak içerisinde konuşmaya başlayınca Sayın Rafsancanî sözümü kesip, 'Sayın Erbakan, madem "İslâm Birliği" diyorsunuz, detaylı bilgi vermenize gerek yok, biz "İslâm Birliği" için hazırız, bize bu sözleşme için nereye imza atacağımızı gösterin yeter' dedi. O an içim o kadar ferahladı ki, tarifi mümkün değil. Meğer onlar İslâm Birliği'ne dünden teşne imişler. Fakat üzülerek ifade etmiş olayım ki, bu birliğin içine Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi bazı Arap ülkelerini dahil etmek için çok çabaladım. İkna olmadılar." İkna olmadılar çünkü Amerika'dan onay ve izin almadan böyle bir işe teşebbüs edemezler.

Amerika'nın İslâm Birliği için atılacak adıma izin vermeyeceği zaten belli.. Nitekim ABD, bu yapıyı akamete uğratmak için içimizdeki piyonları vasıtasıyla 28 Şubat Post-modern Darbesi'ni yaptırıp REFAHYOL Hükümeti'ni devirdi.

Eğer D-8'e engel olunmasaydı yeryüzü coğrafyasında öylesine mükemmel bir yapı teşkil edecekti ki, emek ve alınterini sömüren vahşi kapitalizmin karararttığı dünyamız İslâm'ın hayat bahşeden değerleriyle aydınlığa kavuşmuş olacaktı. Zira, D-8 aydınlığa açılan bir kapıydı.

Merhum Erbakan Hocamız'ın kırk küsur yıllık siyasî hayatı boyunca kullandığı "Adil Düzen" sloganı bu amaca matuftu. İslâm'ın adil paylaşım anlayışı ile doğal kaynakları ve nüfus potansiyeli ile oldukça zengin olan bu ülkeler uluslararası arenada mükemmel bir güç dengesi oluşturacaktı. Ayrıca bu ülkeler arasında yapılacak iş birliği diğer Müslüman ülkeler için domino etkisi yapacaktı.

Zaten D-8'den güdülen amaç kısa vadede bir güç oluşturup orta vade için D-60'a geçiş yapmak, uzun vadede ise D-160 hedefine ulaşmak. Açıkçası Erbakan Hocamız'ın amacı yeni bir dünya düzeni kurmaktı. Bu yüzden D-8 için açıklamalarda bulunurken nihai hedefini evrensel manifesto niteliğinde olan şu sözlerle dile getiriyordu: "Savaş değil, barış, çatışma değil diyalog, çifte standart değil, adalet, üstünlük değil, eşitlik, sömürü değil, adil düzen, baskı ve tahakküm değil, insan hakları ve hürriyet." Evet, Merhum Erbakan Hocamız D-8 derken bütün yeryüzü insanlığı için ortak hedef ve müşterek erdemlerden söz ediyordu.

Erbakan'ın bu beyanatlarına sadece Müslüman ülkeler değil tüm dünya devletleri alkış tutmalıydı. Elbette Erbakan Hocamız'ın bu girişimi ve yaptığı beyanatlar dünyayı sömüren küresel güçleri rahatsız etmişti. Bu yüzden içimizdeki piyonları vasıtasıyla REFAHYOL Hükümeti'ni devirdiler. Onlar çok iyi biliyorlardı ki, "İslâm Birliği" yolunda ilk adım olan D-8 hayata geçirilirse sömürü düzenleri son bulacaktı. Zira, D-8 projesi içerisinde doların tasallutuna son verecek ortak İslâm para birimi vardı.

Söz konusu ülkeler arasında ticaret bu para birimi ile yapılacaktı. Ayrıca ithalat ve ihracatta öncelik bu ülkeler arasındaki iç pazara yönelik olacaktı. Ticaret ve üretimde her ülke kendi potansiyeli ile bu birliğe katkı sağlayacak ve ilişkiler mütekabiliyet esasına göre olacaktı. Öte yandan yine küresel güçlerin silah ticaretine son verilip ASELSAN, ROKETSAN veTÜBİTAK gibi silah sanayimize hizmet veren kurumlar Müslüman ülkelerin hepsinde hayata geçirilip ortak savunma gücü tesis edilecekti. Kısacası silahlı kuvvetlerimizin envanterine kazandırılmış olan milli ve yerli silahlarımız İslâm Savunma Gücü'nün hizmetine verilecekti.

İslâm Savunma Gücü ile alakalı bu hedef daha iyi anlaşılsın diye Merhum Erbakan Hocamız buna "İslâm NATO''su" diyordu. Biz İslâm ümmeti olarak uluslararası arenada belirleyici aktör, belirleyici güç olabilmemiz için mutlaka "İslâm Birliği"ni tesis etmek durumundayız.

Ümmet bünyesinde ve yeryüzü ölçeğinde barış, huzur ve istikrara olan ihtiyacımız bunu zorunlu kılmaktadır. Her şeyden önce "İslâm Birliği" imâna taallûk eden bir vecibedir... Bakınız, 1-11 Şubat 1945 yılında İngiltere Başbakanı Churchill, ABD Başkanı Roosevelt ve SSCB Başkanı Stalin liderliğinde düzenlenen Yalta Konferansı'nda alınan kararlar Batı dünyası için barış getirse de İslâm dünyası için sadra şifa olmamıştı. Olması da beklenemezdi. Osmanlı dağıldıktan sonra Müslüman ülkeler bir şekilde birlik oluşturmanın arayışı içerisine girmeliydi. Bu olmayınca Müslüman halklar şamar oğlanına döndü. Gelen vurdu, giden vurdu. Bu süreçte birçok İslâm beldesi işgale uğradı, Müslüman memleketler tarumar edildi ve nice insanlarımız kitleler halinde katliamlara maruz kaldı.

Bakınız daha 1916 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı ile Fransa Dışişleri Bakanı kendi isimleri ile oluşturdukları "Sykes-Picot Anlaşması" sonucu (harita üzerinde cetvelle çizim yaparak) İslâm topraklarını kendi aralarında paylaştılar. (Sykes-Picot Anlaşması, I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916'da Kût'ül-Amâre Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı Devleti'nin 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve aynı yılın Ekim ayında Rusya tarafından onaylanan, Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu'daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.)

Başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere Batılı güçler Birinci Dünya Savaşı yıllarında sadece Anadolu topraklarını değil Müslüman coğrafyalarının büyük bir kısmını işgal etmişti. Zamanla bağımsızlık mücadelesi veren Müslüman halklar bulundukları bölgelerden müstevlileri kovup akabinde ulus devletler kurmuş olsalar da bu ülkeler asla gerçek manada bağımsızlıklarına kavuşmuş olmadı.

Zira müstevliler/işgal güçleri geri çekilirken kendi piyonlarını/kendi kuklalarını işbaşına getirdiler. Onlar da efendilerinden aldıkları talimatlarla halklarını İslâmî aidiyet değerlerine mugayir bir şekilde yönettiler. Bu durum için "modern müstemleke dönemi" diyebiliriz. Şunu da açık bir şekilde ifade etmiş olalım ki, bu "modern müstemle dönemi"nden Türkiye coğrafyası da muaf değildir. Bakınız 1931 yılının Ekim ayında dönemin Maliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu yanında bir heyetle Amerika'ya gidip hem Yahudi para spekülatörlerinden, hem ABD Hükümeti'nden borç para dilenmesi sonucu "borç alan buyruk alır" darb-ı meseli tahakkuk etti ve bu sürecin akabinde Marshall Yardım Plânı ve Fulbright Anlaşması'nın devreye sokulması ve sonrasında NATO'ya girmemizle ABD üslerinin Türkiye'nin en stratejik şehirlerine konuşlanması bu modern işgalin tamamlanmasını beraberinde getirmiş oldu.

Elbette işgal sadece askerî alanda değildi. Bu süreçte ülkenin yabancı sermayeye açılması vahşi kapitalizmin sömürü düzenini beraberinde getirmişti. Batılı sermayedarlar adına İstanbul dükalığı gelir dağılımındaki adaletsizliğin baş müsebbibi idi. Bu yüzden Merhum Erbakan Hocamız bu adaletsiz sömürü düzenine engel olmak için Odalar Birliği'nin başına geçmişti.

Muslukları kısılan, vantuzları kesilen şer güçler hemen harekete geçip Sayın Erbakan'ı (1969'da) polis baskını ile adeta derdest edercesine Odalar Birliği ofisinden uzaklaştırdılar. Bu sefer Erbakan Hocamız bağlantısızlar hareketini başlatarak 26 Ocak 1970 tarihinde siyasete atılıp Milli Nizam Partisi'ni kurdu. Erbakan Hocamız'ın kırk küsur yıllık siyasî hayatına baktığımızda söylemlerinden dolayı nice badireler atlattığını, nice haksızlıklara maruz kaldığını görmüş olacağız.

İslâmî değerleri savunup, "İslâm Birliği"nden, Allah'ın yasalarından söz ettiği için, adil paylaşım, adil düzen dediği için, "faiz haramdır, faizsiz sisteme geçilmelidir" düşüncesini dile getirdiği için, (Kıbrıs Barış Harekâtı'mızdan dolayı uğradığımız ambargoya misilleme olarak) ABD üslerini kapattığı için sürekli önüne engeller konuldu, dört kez partisi kapatıldı ama o mücadelesinden vazgeçmedi ve beşinci partisini kurdu.

Her haksızlığa uğradığında bir taşkınlık olmasın diye gençleri sükunete davet etti. Başbakan olduğunda sistemin, yani vahşi kapitalizmin dayattığı koşullara rağmen havuz sistemini oluşturarak denk bütçe politikasını hayata geçirdi, ayrıca akaryakıt fiyatlarını yükseltmeyip "Eşel-Mobil" sistemini uyguladı. (Akaryakıt vergisi almadı.) Ve böylece cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa onun döneminde bütçe açık vermedi. Öte yandan asıl hedefinin İslâm Birliği olması hasebiyle D-8'i kurdu. D-8 sadece Türkiye'nin, sadece 8 ülkenin değil, tüm ümmetin ve bütün dünya insanlığının makus talihini değiştirecek bir proje idi. Zira bu proje üç aşamadan müteşekkildi. Kısa vadede söz konusu 8 ülke ile siyasi, ticari, ekonomik ve kültürel olarak birliktelik oluşturup domino etkisiyle D-60'ı hayata geçirmek ve böylece bütün ümmetin birlikteliğini sağlamak.

Bunun ardından ise üçüncü aşamaya geçip D-160'ı hayata geçirerek bağlantısız/anti emperyalist ülkelerle yeni bir Birleşmiş Milletler oluşturmak. Bu projeler hayata geçirilseydi hiç kuşkusuz bugün dünyanın çehresi böyle olmayacaktı. İslâm Savunma Gücü yeni kurulacak Birleşmiş Milletler'e garantör olacak ve dünya barışını teminat altına alacaktı. Uygulanacak olan İslâm iktisadi sistemi ile vahşi kapitalizmin sömürü düzeni son bulacak ve böylece dünyada açlık ve yoksulluk sorunu halledilmiş olacaktı.

Dünyayı sömüren küresel eşkiyalar, vantuzcu küresel çete Erbakan Hocamız'ın bu projelerine bigâne kalmadı ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi derhal düğmeye basıp içimizdeki piyonları vasıtasıyla 28 Şubat Post-modern Darbesi'ni yaptırdılar. Sayın okuyucumuz gördüğünüz gibi 28 Şubat Darbesi ile nelere engel oldular? Ama şu da bir gerçek ki, hak-batıl mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. "İslâm ve insanlık düşmanları, kâfirler ve müşrikler istemese de Allah Teâlâ mutlaka nûrunu tamamlayacaktır." (Saff:8) Merhum Erbakan Hocamız'ın imâna taallûk eden bu projeleri hayata geçmesi için biz Müslümanları beklemektedir. Müslümanlar olarak siyasî tercihte bulunurken bu projeleri hayata geçirmeyi taahhüt eden partinin desteklenmesi gerekmektedir. Bu bizim önceliğimiz ve kırmızı çizgimiz olmalı...

Her ne kadar başlığımızı böyle atmış olsak da, merhum İmâm Humeynî’nin dünya Müslümanlarına kutsal bir emanet olarak bıraktığı “ Kudüs Günü” bizim ardımızda kalması için ilan edilmiş bir gün değildir. Nasıl ki, "Külli yevmun Aşura, külli arz'ın Kerbelâ" (Her gün Aşura, her yer Kerbelâ) diyorsak, biz Müslümanlar için her günümüz "Kudüs Günü"dür. Zira ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa, Sevgili Peygamberimiz’in miraca çıktığı kutsal mekân ve bu mekânı bağrında taşıyan Kudüs kenti; ayrıca “barekna havlehu” bütün çevresi mübarek kılınıp kutsanmış Filistin toprakları tümüyle biz İslâm ümmeti için “Namus-u Ekber” konumundadır.

Bu yüzden diyoruz ki, Kudüs ve Filistin davasına sahip çıkmamız bizim için imanî bir vecibedir. Kudüs, bağrına Siyonist çetenin hançeri saplanmış... Kudüs, kanayan yaramız...

Kudüs'ü unutursak kanımız, imânımız kurur... Filistin toprakları 1948'de değil, 1917 yılında işgal edildi. İngilizler Filistin'i işgal etmeden önce Balfour Deklarasyonu ile bu topraklarda Yahudi devleti kuracaklarına dair Siyonistlere taahhütte bulundular.

Bazı Müslüman ülkeler, "Burada yaşayan birkaç bin Yahudiye devlet mi kurulurmuş?" deyip önemsemediler. Ama kutsal Filistin topraklarımıza Yahudi sevkiyatı çoktan başlamıştı bile. Osmanlı bu sevkiyata karşı çıksa da emperyalist İngiliz gâvuru hiç tınmadan, gayet pişkince, başta Avrupa olmak üzere dünyanın her tarafından Yahudileri gemilere doldurup Hayfa Limanı'na taşıyıp durdu. Maksatları Filistin topraklarındaki demografik yapıyı değiştirmekti. Bu sevkiyatlardan dolayıdır ki, 20 yıl içerisinde Filistin topraklarında yaşayan Araplara mukabil Yahudi nufusu % 20'lere ulaşmıştı. İngiltere taahhütünü yerine getirdi ve 1948 yılında Filistin topraklarının yarısından çoğu Siyonist Yahudilere peşkeş çekildi.

Bizim nezdimizde illegal olan bu terör rejimi, Birleşmiş Milletler tarafından ilân edildikten beş saat sonra Müslüman köylere saldırılar düzenleyip katliamlara girişti. Zira İngiltere Filistin topraklarını terk ederken Haganah, İrgun ve Stern gibi Siyonist terör örgütlerine bol miktarda mühimmat/askerî techizat ve silah bırakmıştı. Hiç vakit kaybetmeden Birleşmiş Milletler'in kendilerini ilân ettiği gün mazlum Filistin halkına " Nekbe Felaketi"ni yaşattılar. Yüzbinlerce Filisinli canılarını kurtarmak için doğup büyüdükeri topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Gitmemekte direnenler ise insanlık dışı katliamlara maruz kaldılar. İslâm ümmetinin Filistin'e sahip çıkmayı şundan dolayı ne yazık ki, 14 Mayıs "Nekbe Felaketi"nden bu yana kutsal Filistin topraklarındaki işgal ve katliamlar "terör devleti" yapılanmasıyla adım adım devam etmektedir.

Daha geniş bir ifadeyle, 14 Mayıs 1948 tarihinden bu yana kutsal topraklarımız üzerinde zamana yayılmış soykırım Siyonist çete tarafından kesintisiz bir şekilde sürdürülüyor. İngilizler, Filistin topraklarından çekilip Siyonist Yahudileri oraya yerleştirirken Balfour Deklarasyonu ile ilgili taahhüt işini "taşeron vazifesi" olarak Bitirleşmiş Milletler’e havale etmişti.

BM, sözde Filistin sorununu çözmek için %'de 56'sı Siyonistlere, %'de 44'ü Filistinlilere verilmek üzere iki devletli bir önermede bulunmuş ve böyle bir neticeye varılmıştı. (Oysa Filistin sorunu diye bir şey yok, Filistin'de işgal var. Gâvur BM, gâvur İngiltere'nin talimatıyla Müslümanların toprağını gâvur Siyonistlere peşkeş çekiyor, mesele bu.) Fakat her iki taraf bu çözüm önerisine razı olmamıştı. Çünkü Filistinliler doğal olarak bütün Filistin topraklarının kendilerine ait olduğunu, Yahudilerin ise dışarıdan gelip bu topraklara yerleştiklerini ve bunun bir işgal olduğunu söylemektedirler. Siyonist Yahudiler ise, her ne kadar dışarıdan gelmiş olsalar da "Arz-ı Mevud" adına Allah'ın kendilerine vadettiği inancıyla bu toprakların kendi anayurtları olduğunu öne sürmektedirler.

Tevrat'ta şöyle geçiyor: "O günde Rab Abraham'la ahdedip dedi; 'Mısır ırmağından (Nil Nehri), büyük ırmağa (Fırat Nehri) kadar senin zürriyetine verdim." (Tevrat: Tekvin; bab: 15) Buna istinaden Siyonist Yahudiler Filistinlileri işgalci olarak görmektedirler ve kendileri dışındaki bütün unsurların o topraklarda barınma hakları olmadığını iddia etmektedirler. Böylesi bir inanç elbette ki çatışmayı beraberinde getirecekti. Birleşmiş Milletler, Filistin toprakları üzerinde inisiyatif kullanıp karar alırken bu olguyu göz önünde bulundurmamakla büyük bir hata yapmış oldu. O topraklarda BM’nin ve Batılı devletlerin karar ve önerileriyle veya diplomatik çabalarla barışın tesis edilmesi mümkün değildir. Barış zaten olamaz ve olması da mümkün değil. Burada barış sözcüğü bile büyük bir tenakuzdur...

Siyonist Yahudiler (Theodor Herzl liderliğinde) 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kantonunda gerçekleştirmiş oldukları ilk kongrelerinde bir takım kararlar alırlarken Filistin halkının inanç ve aidiyet değerlerini tahlil ve analiz etmeden bu işi şiddetle, tedhişle/terörle, katliamlarla halledeceklerini ve bu canice yöntemlerle Filistinlileri o topraklardan tümden çıkarabileceklerini sandılar. Zira Filistin'e ilişkin barış sözcüğü onların lugatında yok. Aynı şekilde Siyonist çetenin o topraklardaki varlığına ilişkin Müslümanların lugatlarında da barış yok. Tek çare işgal ettikleri toprakları terk etmeleri gerektiğidir...

Bakınız, Siyonist çete Filistin topraklarına çöreklendiğinden beri soykırım emellerinden vazgeçmedi. O gün, bugündür, her Allah’ın günü sistematik bir şekilde işgal ve soykırımlarına devam etmektedirler. Evet, soykırım. Çünkü, bu ardı arkası kesilmeyen katliamların soykırımdan başka bir izahı olamaz. Üstelik bunu çocuk, yaşlı ve kadın ayırımı yapmadan topyekün bir katliam olarak icra ediyorlar.

Her ne kadar Tevrat'ta 10 emrin 6'ncısında "Öldürmeyeceksin" dense de bu kuralın sadece kendi soydaşları için geçerli olduğuna inanıyorlar. "Goim" olarak nitelendirdikleri kendi dışındaki insanları insan olarak görmüyorlar ve "İtlaf edilmeliler" diyorlar. Bakınız, Siyonistlerin kutsal kitabı muharref Tevrat nasıl bir soykırım emrediyor: “Ve İsrail onun mirasının sıptıdır; ismi orduların rabbidir. Sen benim topuzum ve cenk silahımsın; ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeleri helak edeceğim. Ve seninle atı ve binicisini kıracağım.

Ve seninle cenk arabasını ve binicisini kıracağım; ve seninle erkeği ve kadını kıracağım; ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım; ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım; ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım; ve seninle valiyi ve kaymakamı kıracağım." (Yeremya, bab 51, ayet; 19-23, s, 777) Sayın okuyucumuz, böylesi bir inanca ve akideye sahip olan Siyonistlerin Filistin halkı ile barış içerisinde yaşaması mümkün müdür?

Asla!

Olayın şu yönünü de unutmamamız gerekiyor: Tevrat'ta geçen bu hüküm asla Allah Teâlâ'nın emri değil ve olamaz zaten. Tevrat tahrif edilmiş bir kitaptır. Bu kitabı tahrif eden Yahudilerin önde gelen din adamlarının, hükmettikleri dindaşlarını düşman addetikleri halklara karşı kin ve düşmanlığa tahrik edip savaşa yöneltmek için Tevrat'a ekleme yaptıkları kendi hezeyanlarıdır. Ayrıca şunu da kaydetmiş olalım ki, muharref Tevrat'tan aktardığımız o sözde ayetle Siyonist olmayan Yahudileri töhmet altında bırakmamalıyız.

Biz Müslümanlar olarak hiçbir gayri müslime garazımız olmadığı gibi Siyonist ve işgalci olmayan Yahudilere de düşmanlığımız söz konusu değildir. Biz Müslümanlar asla "Anti-Semitizm" taraftarı değiliz. Yüce Rabbimiz bizim kırmızı çizgimizi belirliyor ve buyuruyor ki: "Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayri müslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir." (Mümtehine: 8) Bu ayet bize Siyonist işgalci çete ile savaşmamızı farz kılmaktadır.

Filistin meselesine böyle bakmak durumundayız. Kutsal topraklarımız işgal altında ve işgalcileri oradan çıkarmak durumundayız. Şunu da bilmiş olalım ki, Filistin sorununa İslâmî zaviyeden bakıldığında Birleşmiş Milletler'in önerdiği şekilde barış mümkün değildir. Zira başta da belirttiğimiz gibi Filistin toprakları Müslümanlar için kutsaldır ve “Namus-u Ekber” konumundadır. Merhum İmâm Humeynî her ne kadar “Kudüs Günü”nü devrimden sonra ilan etmiş olsa da onun gündeminde Filistin meselesi hep vardı. Gençlik yıllarından beri cami minberlerinde ve ilim havzalarında dile getirdiği öncelikli konulardan biri de Filistin meselesiydi. İlmi eserlerinin ilklerinden biri de Filistin üzerine yazdığı eserdir.

İslâm Devrimi’nden sonra ise her Ramazan ayının son Cuma gününü “Dünya Kudüs Günü” olarak ilân edip, dünya Müslümanlarının Filistin meselesini gündemlerine taşıyıp bir takım etkinliklerde bulunarak yürüyüş ve mitingler tertiplemelerini önermişti. Merhum İmâm, denizden nehire bütün Filistin topraklarının bağımsızlığa kavuşuncaya dek bu etkinliklerin sürdürülmesini istemişti. İmâm’ın bu konuda dikkat çektiği husus sadece Siyonistler değil, onun hamisi olan ABD ve diğer emperyalist güçlerdi. İmâm buyuruyor ki: “Kudüs Günü evrensel bir gündür. Sırf Kudüs’e münhasır bir gün değildir.

Kudüs Günü aynı zamanda mustazafların müstekbirlere karşı direniş ve başkaldırı günüdür. ABD ve diğer emperyalist ülkelerin zulüm ve baskıları altında bulunan milletlerin bu zulme karşılık verme günüdür. Mustazafların müstekbirlere karşı hazırlanıp techizatlanmaları ve onların burunlarını yere sürtmeleri gereken gündür. Kudüs Günü münafıklarla gerçek dindarlar arasındaki farkın gözetileceği gündür. Gerçek dindarlar bu günü 'Kudüs Günü' bilir ve bu cihetle gerekeni yaparlar.

Münafıklar ise, yani perde gerisinde süper güçlerle anlaşıp gasıp İsrail ile dostluk kurup ticaret yapan yöneticiler ise 'Kudüs Gğnü'ne karşı kayıtsız kalırlar ya da milletlerin protestoda bulunmalarını engellerler. Şunu bilin ki; Kudüs Günü, mustazaf milletin kaderinin belirlenmesi gereken gündür. Bugün mustazaf milletler müstekbirlere karşı varlıklarını ilân etmelidirler. İran halkının kıyam edip müstekbirlerin burunlarını sürtmesi gibi bütün milletler kıyam etmeli ve bu fesat tümörünü çöplüğe atmalıdırlar.”

Şükürler olsun ki, bütün Müslüman ülke halklarından sorumluluk sahibi insanlar İmâm'ın bu çağrısına “lebbeyk” deyip her yıl Ramazan ayının son Cuma'sı etkinliklerde bulunulmaktadır. Avrupa’nın başkentlerinde bile "Kudüs Günü” etkinliği tertiplenmekte, yürüyüşler yapılıp “İsrail’e ölüm” sloganları atılmaktadır. Elbette ki, Filistin davası için dertlenen sadece İmâm Humeynî değildi.

Filistin ve Kudüs davası, (“Müslüman Kardeşler” örgütünün kurucusu şehid Hasan el- Benna olsun, büyük mücadele adamı şehid Seyyid Kutup olsun, Pakistan Cemaati İslâmî lideri merhum Mevdudi olsun) İslâm dünyasının her yanındaki “dava adamı” dediğimiz alimlerimizin ve birtakım siyasilerimizin sürekli gündeminde olmuştur. Bu arada merhum Erbakan’ı rahmet ve minnetle anmadan geçemeyeceğiz. Zira merhum Erbakan’ın 40 küsur yıllık siyasî hayatına baktığımızda hemen hemen bütün konuşmalarında, özellikle büyük mitinglerinde Filistin meselesini gündeme taşıyıp kamuoyunu Siyonist tehlikeye karşı uyarmıştı.

Merhum Erbakan’ın en meşhur sloganlarından biri de, “İsrail laftan değil, güçten anlar” sözüydü. Müslümanlar bu gerçeği bilmeli ve anlamalıdır, hazırlıklarını da ona göre yapmalıdır. Erbakan bir siyasî lider olarak bu işi sadece lafta bırakmamış ve D-8'i kurup bu kapsamda İslâm Savunma Gücü'nü oluşturmak istemişti. Erbakan’ın bu projesine ilk müspet cevap veren ülke İran İslâm Cumhuriyeti olmuştur.

Siyonistlerin içimizdeki uzantıları ise bu projeyi akamete uğratmak için 28 Şubat post-modern hain darbesini yapmıştı. Bugünkü mevcut iktidardan beklentimiz, D - 8 projesini hayata geçirmesidir. Bu proje biz İslâm ümmeti için imanî bir meseledir ve mutlaka hayata geçirilmelidir.

Hiç kuşkusuz, İslâm birliğinin tesis edilmesi Kudüs’ün özgürlüğünü ve kutsal Filistin topraklarının bağımsızlığını beraberinde getirecektir. Bu nedenle diyeceğimiz o ki; "Kudüs Günü" sadece Sivil Toplum Kuruluşları’nın gündeme getireceği bir mesele değildir. Bu mesele Müslüman halkların başlarındaki siyasîlerin çözümlemesi gereken meseledir...

Vesselâm...

https://www.facebook.com/rhvmimarlik/ https://instagram.com/h24haber?igshid=zq8vz8puuo1z
Henüz Bu Haber İçin Yorum Yapılmamış
Adınız Soyadınız
Güvenlik Kodu
BENZER HABERLER